Kapıdan çıkıp sağa dönüyorsun, birkaç adım sonra Küçük Ayasofya sokağı seni tarihi yarımadanın tam ortasına bırakıyor — üç günlük İstanbul macerası işte böyle başlıyor. İlk kez gelenlerin çoğu aynı hataya düşüyor: üç günde şehri "bitirmeye" çalışmak. İstanbul bitmez, hiç bitmedi zaten. Ama üç günü doğru sıraya koyarsan, her köşeyi görmeden de gerçekten iyi bir üç gün geçirirsin.
Turna Hotel'in kapısından çıkıp birkaç adım attığında, Sultanahmet dendiğinde akla gelen görüntüden eser kalmıyor — kalabalık turlar, ellerinde bayrak sallayan rehberler, hediyelik eşya tezgahları, hepsi birkaç sokak ötede kalıyor. Aynı mahallenin, o kalabalığın gölgesinde kalmış bambaşka bir yüzü var.
Turna Hotel'den çıkıp elinde boş bir gün varsa, önünde genelde iki seçenek beliriyor: akşam Boğaz'da yemekli bir tur, ya da gündüz sakin bir ada kaçamağı. İkisi de "İstanbul'u görmenin" bir yolu ama birbirine hiç benzemiyorlar — hangisinin sana uyduğunu birkaç soruyla çözebilirsin.
Turna Hotel'den çıkıp havalimanına doğru yola çıktığında ortalık hâlâ karanlıktır — İstanbul'dan Kapadokya'ya günübirlik uçuşlu tur, kağıt üzerinde biraz çılgınca duruyor: bir günde uçup gidip peri bacalarını görüp akşam yine aynı odaya dönmek. Gerçekte nasıl işlediğine bakalım, çünkü gün uzun ama hakkını veriyor.